Pzt05212012

Last update10:38:49 AM

Back Buradasınız: Anasayfa Makaleler İdris Polat Kur'an'a Nasıl İ'tisam Etmeliyiz

Makaleler

Kur'an'a Nasıl İ'tisam Etmeliyiz

Kullanıcı Değerlemesi:  / 4
Kötüİyi 

         İnsan olarak hayatta bir çok emanetlerimiz vardır ancak bu emanetlerin her biri emanet sahibine, emaneti teslim edene nispetle değer arz eder ve ehemmiyetle korumamızı gerektirir. Sahip olduğumuz malimiz, ailemiz, bedenimiz, canımız vs. Sayamadığımız daha nice

emanetlerimiz vardır; ancak bu emanetler içerisinde bir tanesi de vardır ki geri kalan tüm emanetler onun muhafazası ve müdafaası uğruna seferber edilir. Canımızdan, malımızdan, ailemizden daha ziyade ona önem vermek ve onun muhafazası konusunda gerekirse tüm bunlardan vazgeçmek elbette ki kaçınılmazdır.

 

         Hiç şüphesiz ki bu emanet kainatın yegane sahibi olan yüce rabbimizin biz insanoğullarına hayat kılavuzu olarak indirmiş olduğu yüce kitabı Kur’an'ı kerimdir. Emanetler sahibine göre önem arz eder demiştik kuşkusuz Allah'a iman eden bir mümin için Allah'tan daha yüce bir şey yoktur mademki o en yüce olandır o halde ondan gelen de en çok önem arz eden şey olmalıdır.

 

daha önceki kitaplar nasıl önceki ümmetlere emanet edilmişse aynı şekilde Kur’an’ı Kerim'de kendisine İnanan müminlere emanet edilmiştir, Kur’an'ı korumak ve ona sımsıkı sarılmak bir müminin hayattaki en önemli vazifesidir. Nitekim İslam Tarihini bir gözden geçirdiğimizde Hz Peygamber’den itibaren tüm inanların Kur’an'ın muhafazası için mallarını, canlarını seve seve seferber ettiklerini görmek hiçte zor değildir.

 

          Kur’an'ı Kerim'in sık sık uyardığı bizden öncekilerin Allah'la ahitleştikleri halde emanetlerine (kitaplarına) ihanet ettiği ve nihayetinde elim bir azaba dûçar olduklarını hiçbir zaman göz ardı etmemiz gerekmektedir. Bu konuda rabbimiz onlardan aldığı ahdi Kur’an'da zikrederken zımnen Bizden de ahit aldığını anlamamız gerekmektedir.

 

       "Ey İsrail’in evlatları! Bir vakit de Tevrat’ı uygulayacağınıza dair sizden söz almış, sonra bu ahdi bozduğunuz için Dağı üzerinize kaldırarak demiştik ki: «Size verdiğimiz Kitaba kuvvetle sarılın ve muhtevasını iyi inceleyip ders alın ki kötü akıbetten korunasınız. "[1]

 

       Biz Nasrani’yiz, Hiristiyanız diyenlerden de kesin söz aldık. Fakat onlar da kendilerine tebliğ olunan derslerden bir çoğunu unuttular. Bu yüzden Biz de aralarına kıyamet gününe kadar sürecek kin ve nefret bıraktık. Allah onların meslek haline getirdikleri bu işleri bir bir yüzlerine çarpacaktır.[2]

 

       Aslında bizden öncekilerin ellerindeki kitap, Hz peygamber’e inanmalarını ve ona indirilene sımsıkı sarılmalarını emrediyordu ne var ki kendilerine indirilene ihanet eden bu insanlar bunu da göz ardı ettiler ve yıllarca okuyup sahiplendikleri kitaplarını bir çırpıda yüzüstü bıraktılar.

 

      Onlara, Allah katından, ellerinde ki Tevrat’ı tasdik eden bir Peygamber gelince, O Ehl-i kitaptan bir kısmı, güya gerçeği hiç bilmiyorlarmış gibi, Allah’ın kitabını arkalarına atarak ondan yüz çevirdiler.[3]

 

        Hiç şüphesiz ahit alınarak teslim edilen bu kitaplara karşı insanların ilk vazifesi inanmak ve içeriğini hayatında tatbik etmek olması gerekirdi. Bunun akabinde bu kitabın sadece kendisini değil tüm insanları ilgilendirdiği ve tüm insanlara gönderildiği şuuruyla hareket ederek tüm insanlara duyurması ve ilan etmesi gerekmektedir. Ne yazık ki öncekiler bu konuda üzerlerine düşeni yapmaktan kaçınmışlar ilan edecekleri yerde tüm insanlığı ilgilendiren bu hakikatleri çıkar meselesi haline getirerek gizleme yolunu tutmuşlardır.

 

      "Vaktiyle Allah, Ehl-i kitaptan ""Kitabı mutlaka insanlara açıklayıp anlatacaksınız, Onu asla gizlemeyeceksiniz!"" diye teminat almıştı. Fakat onlar bu ahdi önemsemeyerek kulak ardı ettiler,  onu az bir bahaya sattılar.  Bakın ne kötü bir alış veriş!"[4]

 

      Bizden öncekilerin kendilerine Allah'ın bir emaneti olan kitaplarına karşı tavırları bu kadarla sınırlı değildir ancak konumuz açısından bu kadarını zikretmemiz yeterli olacaktır.

 

       Günümüz dünyasında Yahudi ve Hıristiyanları bu ayetlere kıyaslamaya çalıştığımızda bir çelişki varmış gibi görünür; zira ne Yahudiler Tevrat'ı nede Hıristiyanlar İncil’i ellerinden düşürürler. o halde Kur’an'da ifade edilen "emanetlerine sahip çıkmadılar, ahitlerini bozdular, Allah'ın kitabını arkalarına attılar" gibi ifadelerin karşılığı ne olmalıdır ve biz bu ayetlerden ne anlamak/anlatmak durumunda oluruz.

 

       Bugün Hıristiyanlar dünyanın dört bir yanında misyonerlik çalışmaları yaparak İncil dağıtıp insanları hararetle İncil’e davet edip milyarlarca harcamalar yapıyorken Kuran'ın onlara: "Allah'ın kitabını terk ettiler" ifadesi ne anlama gelmektedir.

 

      Aslında bu sorular Yahudiler veya Hıristiyanlarla ilgili ayetlerin anlaşılması için sorulmuş gibi görünse de mesele onlardan ziyade bizi ilgilendirmektedir; zira Yahudi ve Hıristiyanların daha genel manada geçmiş ümmetlerin Kuran'da uzun uzadıya zikredilmesi biz ümmeti Muhammed’e aynı hataların tekerrür etmemesi için apaçık uyarılardır. Kur’an'ın nüzul döneminden itibaren ümmeti Muhammed’e en çok benzerlik ve yakınlık arz edenlerin Yahudiler ve Hıristiyanlar olması onların Kur’an'da daha ayrıntılı ele alınmasına sebep olmuştur. Nitekim peygamber efendimiz (sav)

 

      "Şu muhakkak ki, karış karış, arşın arşın sizden öncekilerin yollarına uyacaksınız. Hatta onlar bir kertenkele deliğinden girse, siz de gireceksiniz.” sahabe

 

 “(Bu ümmetin arkalarından gideceği ‘öncekiler’) Hıristiyanlar ve Yahudiler mi ey Allah’ın Resulü?” diye sorduğunda

“Ya kim olacak!” diye cevap vermiştir.[5]

 

       Bu Hadis de göstermektedir ki bir çok konuda olduğu gibi Kur’an'la diyalogumuz, irtibatımız, Yahudilerin Tevrat'la, Hıristiyanların da İncil’le olan irtibatı benzeşmesi tehlikesini içermektedir. O halde bizler şu içerisinde olduğumuz 21. Asırda şu soruyu sık sık kendimize sormak durumundayız. Bizim Kur’an’la bağımız Hz. Peygamberin ve Ashabın Kur’an’la olan bağı gibimidir yoksa Yahudi ve Hıristiyanların kitaplarıyla olan bağları gibimidir?

 

      Bu sorunun cevabını biz kendimiz değil Kur’an'ı mihenk olarak kabul edip vermeye çalışalım; zira Kur'an bu suallerin cevabını ne bizim nefsimizi tatmin etmek için nede işi kılıfına uydurmak için cevaplamaz Kur'an hoşumuza gitsin veya gitmesin sadece hakikati ifade eder. Rabbim bizlere onun ebedi hakikatleriyle hayatımızı yönlendirmeyi nasip eylesin inşallah.

 

      Kur’an'a karşı tutumumuzu bir çok cihetten ele almak imkanı olmasıyla birlikte konumuz itibarıyla meseleyi sadece bir yönden değerlendirmemiz daha yerinde olacaktır. Kur’an'a göre ehli kitabın (kitaplarına karşı) tutumu ve peygamberimizle (sav) ashabın Kur’an'a karşı tutumu nasıldır. Bunların anlaşılması esas itibarıyla meselenin de anlaşılması mahiyetinde olacaktır. Gerisi ise bizim kendi kendimizi muhasebe ederek Kur’an’la irtibatımızın kimlerinkiyle örtüştüğünü belirlemek yanlışsa düzeltmek olacaktır.

 

        1- Ehli kitap, kitaplarına uymak yerine kitaplarını kendilerine uydurma girişiminde bulunmuşlardır. Heva arzularına uyan konularda kitabı kabul etmiş; ancak heva ve arzularıyla çelişen konularda ise hemen yüz çevirmişlerdir.

 

       "Biz İsrailoğullarından bu iman esası üzere kesin sözlerini almış ve onlara resuller göndermiştik. Ne zaman bir elçi, kendilerine canlarının istemediği bir şey getirdiyse, onlar bazı resullere ""yalancı"" diyor, bazılarını ise öldürüyorlardı." [6]

 

       Onlara katımızdan gerçek gelince, “Mûsâ’ya verilenlerin benzeri niçin buna da verilmedi” dediler. Onlar daha önce Mûsâ’ya verilenleri inkâr etmemişler miydi? Onlar, “İki sihirbaz birbirlerine destek oluyor” dediler. “Biz hepsini inkâr ediyoruz” dediler.

 

       Buna rağmen sana icabet etmeyecek olurlarsa, artik bil ki, onlar, gerçekten kendi heva (istek ve tutku)larına uymaktadırlar. Oysa Allah'tan bir kılavuz (doğru yol gösterici) olmaksızın, kendi istek ve tutkularına (hevasına) uyandan daha sapık kimdir? Şüphesiz Allah, zulmeden bir kavme hidayet vermez.[7]

 

        Ehli kitabın bu tutumu Kur’an'ın daha birçok ayetlerinde eleştirilmiştir; ancak örnekleri çoğaltmanın lüzumsuz olacağından bu kadarının yeterli olacağını zannederim. Meselenin özü ehli kitap bizzat kendilerine gönderilen peygamberleri döneminden itibaren hiçbir zaman kitaba uyma, kitaba göre bir hayat yaşama fikrini benimsemeyerek hep kitaba uydurmanın mücadelesini vermişlerdir. "kitabına uydurmak" sözü de buradan hareketle kullanılmaktadır. Temel karakteristikleri hoşlanmadıkları, işlerine/çıkarlarına gelmeyen konularda "işittik isyan ediyoruz." demek olmuştur.

 

        2- Hz. Peygamber (sav) ve ashabı kiram ise hayatlarını Kur’an'a göre şekillendirme, Kuran'ın emir ve yasaklarıyla hareket etme yolunu tercih etmişlerdir. Kur’an'ın tavında dövülmeyi bir Şeref kabul etmiş Kur'an ayetlerini işitip tatbik etmekle imanlarını ziyadeleştirme yolunu tercih etmişlerdir. Ehli kitaba mukabil temel karakteristikleri "işittik itaat ettik" demek olmuştur. Malları, canları, vatanları vs. Sahip oldukları hangi bir şey Kur’an’la kıyaslanacak tercih meselesi olacak olsa her zaman Kur’an'ı tercih etmek onların en belirgin şiarı olmuştur. Ne ki heva arzularının bile kurana uyması gerektiği bilinci ve endişesiyle hayatlarını şekillendirmişlerdir. Hiç bir meseleye "kitabına uydurmak" zaviyesinden bakmamış tam tersi her zaman "kitaba uymak" zaviyesinden meselelere bakmışlardır.

 

a) Hz. Peygamber ve Ashap öncelikle Kur’an'a şeksiz şüphesiz inanmışlardır.

 

       “Peygamber, Rabbinden kendisine indirilene iman etti, müminler de (iman ettiler). Her biri; Allah’a, meleklerine, kitaplarına ve peygamberlerine iman ettiler… ve şöyle dediler: “İşittik ve itaat ettik. Ey Rabbimiz! Senden bağışlama dileriz. Sonunda dönüş yalnız sanadır.”[8]

 

           b) Hz. Peygamber ve sahabeyi kiram Kur’an'ı çok önemser ve Kur’an’daki ifadeler karşısında asla sorumsuz bir tuttum içerisine girmezlerdi. Kur’an'da ki haberleri üzerine alınamamak gibi bir gaflete asla düşmezler her bir hükmün ve haberin kesinlikle kendileriyle bağlantısını kurar/kurmaya çalışırlardı. Kur’an, inanların kendisine karşı hissiyatlı olunmasını, huşulu ve derin saygı ile okumasını isterken onların tutumu da hemen bunu tatbik etmek olurdu. Zaten akıl sahibi bir kimsenin gönlüyle Kur’an'a yönelip de hissiyatsız olması asla düşünülemez. Nitekim Kur'an bu gerçeği şöyle ifade eder:

 

        Allah sözlerin en güzelini indirmiştir. Allah’ın vahiy yolu ile gönderdiği bu söz, her tarafı birbirini tutan, gerçekleri, farklı üsluplarla tekrar tekrar beyan eden bir kitaptır. Rab’lerini tazim edenlerin derileri onu okuyup dinlerken ürperti duyar. Sonra derileri ve kalpleri Allah’ı anmakla ısınıp yumuşar, sükûnet bulur. İşte bu, Allah’ın hidâyetidir ki onunla dilediğine yol gösterir. Ama Allah’ın şaşırttığı kimseyi ise hiç kimse doğru yola koyamaz.[9]

 

       Mü'minler ancak o kimselerdir ki, Allah anıldığı zaman yürekleri ürperir. O'nun ayetleri okunduğunda imanlarını arttırır ve yalnızca Rablerine tevekkül ederler.[10]

 

        Peygamber efendimiz (sav) ve sahabeyi kiramın Kur'an okurken nasıl hıçkırıklarla ağladıkları, ürperdikleri hadis kitaplarımızda uzun uzun zikredilir.[11] Bu ağlama hiç şüphesiz ki salt duygusallıktan kaynaklanan bir ağlama değil Allah'a karsı sorumluluğun, mesuliyetin endişesini de içeren bir ağlamadır. Hiç Bu sorumluluk ve mesuliyet duygusuyla Kur'an okuyup da göz yaşı dökebildik mi acaba?

 

         Sahabeyi kiram Kur’an'ın hükümlerine karşı asla umursamaz kalmazdı. Onlar Kur'an karşısında su gibi hareket ederlerdi Kur'an kendilerini nasıl bir kaba koysa hemen onun şeklini alırlar asla sorgulamaz ve tereddüt etmezlerdi. Hamr (içki) ayeti, başörtüsü ayeti, oruç ayeti ve daha nice hükümler geldiği anda onlar hemen tatbik etmenin zevkini tatmaya baslar "rabbimizin bizden başka bir isteği var mı acaba?" diye sadakatle ondan gelecek hükümleri beklerlerdi.

 

         "Sevdiklerinizden vermedikçe iyiliğe ulaşamazsınız"[12]ayeti geldiğinde basta Ebu Talha olmakla birlikte sevdikleri şeyleri infak etmenin ve ebrarlardan olabilmenin yarışını yapıyor, kimi bahçesini, kimi hurmasını, kimi hayvanlarını/bineğini infak ediyordu.

 

       "Ey iman edenler, seslerinizi peygamberin sesi üstünde yükseltmeyin ve birbirinize bağırdığınız gibi, ona sözle bağırıp söylemeyin; yoksa siz şuurunda değilken, amelleriniz boşa gider."[13]  ayeti nazil olduğunda bazı sahabeler kendilerini eve kapatmış Rasulullah’a hasret kalmakla birlikte onun huzuruna namazların dışında çıkmamaktadırlar. Korkmaya başlamışlar olur ki bir anlık gafletle sesimizi yükseltiriz de tüm amellerimiz boşa gider kaygısı taşımışlardır.[14]

 

           Ey imân edenler! Allah'tan gerektiği gibi korkup (fenalıklardan, inkâra sapmaktan) sakının ve siz ancak Müslüman olarak can verin.[15]

 

        Bu ayetin nüzulünde ise ashap çok endişelenmiştir. Enes bin Malik'in rivayetine göre ashap sararmış solmuştur Allah Resulü nedir bu haliniz? diye sorduğunda: "ya Rasulullah Allah'tan hakkıyla nasıl korkacağız bu bize emredildi, ya hakkıyla yerine getiremezsek Rabbimize nasıl cevap veririz?" diyerek ayetlerin hayatlarında ne denli yetkin olduğunu ifade etmiş oluyorlardı.[16]

 

        Bir diğeri ise ne zaman ki Rabbimiz neye inandığının farkında olan sorumluluk sahibi bir insanın belki de kabullenmesinin en zor olduğu su ayeti indirdiğinde:

 

         Göklerde ve yerde ne varsa Allah'ındır. İçinizdekini açığa vursanız da, gizleseniz de, Allah sizi onunla sorguya çeker. Sonra dilediğini bağışlar, dilediğini azaplandırır. Allah, her şeye güç yetirendir.[17]

 

         Ashap yine bîtab düşmüş durumun farkında olan Allah Resulü nedir bu haliniz dediğinde: "ya Rasulullah canımız, malimiz, ailemiz ve sahip olduğumuz her şeyle imtihan olmaya razıyız ancak içimizden geçen şeylerle imtihan olmak bize çok ağır geldi içimizden geçenlere nasıl engel olabiliriz ki?" demişlerdi. Rasulullah ise inandığı değerler karşısında bir müminin tutumunu belirleyen şu ifadeyi kullanmıştı: "yoksa siz hoşunuza gitmeyen veya uygulaması ağır gelen bir emirle karşılaştığınızda sizden öncekiler gibi "işittik isyan ediyoruz." mu diyeceksiniz? Hayır, sakın öyle demeyin bilakis "işittik itaat ettik" deyiniz. Buyurmuşlar ashab da işittik itaat ettik demişlerdi. İşin özü işte budur hoşumuza gitsin gitmesin Allah'ın emri/vahyi hayatımızda belirleyici oluyor mü olmuyor mu olmuyorsa ehli kitabın sorumsuzluğu ve umursamazlığı neticesinde başlarına ne gelmişse bizim de başımıza gelecek demektir. Yok, tavrımız ve tarzımız örnek almamız gereken ashap gibi olursa o zaman da Kuran'a sımsıkı sarılan ashaba verilen şu müjdenin muhatabı olmaya layık oluruz: "(Bunun üzerine) Allah buyuracak : (Bugün) doğruların doğruluklarının kendilerine yarar verdiği gündür; onlar için altlarından ırmaklar akan içinde ebedî kalacakları Cennetler vardır. Allah onlardan razı oldu, onlar da Allah'tan razı oldular. İşte bu, büyük bir kurtuluştur."[18]

 

          Rabbim bizlere Kur’an’la olan diyalogumuzu Kuran'da zikredilen müminler gibi kurabilmeyi, ashap gibi kurabilmeyi nasip eylesin.

 

 

 


[1] Bakara sûresi, 63.

[2] Mâide sûresi, 14.

[3] Bakara sûresi, 101.

[4] Âl-i İmrân sûresi, 187.

[5] Sahih el-Buhâri, Kitab el-i'tisam, 7319; Feth'ul-Bâri, c.3, s. 300.

[6] Mâide sûresi, 70.

[7] Kasas sûresi, 48-50.

[8] Bakara sûresi, 286.

[9] Zümer sûresi, 23.

[10] Enfâl sûresi, 2.

[11] Kandehlevî, hayatu’s-Sahabe, c, 3. S, 126.

[12] Âl-i İmrân sûresi, 92. Kurtubî tefsiri, c, 3. S, 274.

[13] Hucurât sûresi, 2

[14] Ibni kesîr tefsiri, c, 9. S, 78.

[15] Âl-i İmrân sûresi, 102.

[16] Ibni kesîr tefsiri, C, 3. S, 269.

[17] Bakara sûresi, 284.

[18] Maide sûresi, 119.

 

Makaleler

makaleler
Anadolu Çınarı Derneği Makaleler

 

Sorularınız

Soru ve cevaplarınız
Din ile ilgili sorularınız.

 

Tarihçemiz

tarihçemic
Anadolu Çınarı Derneği Tarihçemiz