Her insan er veya geç varlığın özü olan Allah'a rücû edecektir;[1] ancak insanın Allah'a dönüşü ya kendi isteği, içtenliği ve iradesiyle olacaktır veya elinde olmaksızın mecburi olacaktır. İnsanın ilk misaldeki gibi iradi ve kalbi olarak Allah'a içtenliğiyle yönelmesine i'tisam denmektedir.
İ'tisam kelimesi "aseme" kökünden gelir ve peygamberlerin günahtan korunmuş olduğunu ifade eden "İsmet" kavramıyla aynı köktendir. Kişinin Allah'a sımsıkı sarılıp nehiylerinden (günahlardan) uzak durduğunu da ifade etmektedir.[2]
İ'tisam bir şeyi elle sıkıca tutmak, bir şeye sımsıkı sarılmak anlamlarında kullanılır. Müminin Allah’ın emirlerine ram olup, Kuran'ı kerime sarılmasını ifade eder.[3]
Kuran'ın birçok ayetinde yüce rabbimiz bizlerden sadece kendisine İ'TİSAM (sarılmamızı) etmemizi istemekte kendisi dışındaki her şeyden yüz çevirmemizi istemektedir. Nitekim bizatihi kendisinin musebbibul esbab olduğunu kendisinden habersiz/bilgisi dışında bir yaprağın dahi dalından düşmeyeceğini bildirmektedir.[4]
Ne var ki biz insanlar hep sebepleri görmüş sebeplerin ötesinde yegâne tasarruf sahibi olan Rabb'imizi görmekte ne yazık ki yetersiz kalmışızdır. Oysaki Kuran'da defalarca tekrarlanan peygamber kıssalarını i'tisam yönüyle anlamak ve içselleştirmek hususunda pekte başarılı olamamışızdır.
Hz İbrahim’in ateşe atıldığında "Allah bana yeter o ne güzel vekil ne güzel yardımcıdır." sözü, Hz Musa'nın Firavun'dan İsrail oğullarını kaçırırken deniz kenarında sıkıştıklarında "ya Musa bizi öldürmek için mi buraya getirdin, esaret altında da olsak yasamak bizim için daha sevimliydi şimdi yakalanacağız." Dediklerinde
"hayır, Rabbim benimle beraber, o bana bir yol gösterecektir."[5] sözü, Hz Yunus'un Deniz'in karanlıklarında "Allah'ım senden başka bir ilah (otorite, tasarruf sahibi, iltica) yok, sen tüm noksanlıklardan münezzehsin şüphesiz ben nefsime zulmedenlerden oldum."[6] sözü ve birçok Kur'an kıssası aslında bizlere tek merci, tek sığınak ve tek hükümranın Allah olduğunu ve sadece ona i'tisam ve iltica etmemiz gerektiğini hatırlatmaktadır.
Hem bu zikredilen Hz peygamberlerin ilticalarının ateşi selamete, Deniz'i sahili selamete, balığın karnındaki karanlığı da ilahi nurlar ve tecellilerle aydınlığa çıkardığının zikredilmesiyle insanın musebbibul esbaba yönelmesinin ne gibi neticeler vereceği de zihnimizde canlandırılmaktadır.
Zararın ve faydanın sadece Allah'tan geldiğine inanmak aslında her bir müminin en başlıca vazifelerinden biridir. Bu manada şu ayetleri tekrar tekrar okuyup tefekkür etmemiz son derece yerinde olacaktır.
وَإِن يَمْسَسْكَ اللّهُ بِضُرٍّ فَلاَ كَاشِفَ لَهُ إِلاَّ هُوَ وَإِن يُرِدْكَ بِخَيْرٍ فَلاَ رَآدَّ لِفَضْلِهِ يُصِيبُ بِهِ مَن يَشَاءُ مِنْ عِبَادِهِ وَهُوَ الْغَفُورُ الرَّحِيمُ
"Allah sana bir zarar dokunduracak olsa, O'ndan başka bunu senden kaldıracak yoktur. Ve eğer sana bir hayır isterse, O'nun bol fazlını geri çevirecek de yoktur. Kullarından dilediğine bundan isabet ettirir. O, bağışlayandır, esirgeyendir."[7]
وَلَئِن سَأَلْتَهُم مَّنْ خَلَقَ السَّمَاوَاتِ وَالْأَرْضَ لَيَقُولُنَّ اللَّهُ قُلْ أَفَرَأَيْتُم مَّا تَدْعُونَ مِن دُونِ اللَّهِ إِنْ أَرَادَنِيَ اللَّهُ بِضُرٍّ هَلْ هُنَّ كَاشِفَاتُ ضُرِّهِ أَوْ أَرَادَنِي بِرَحْمَةٍ هَلْ هُنَّ مُمْسِكَاتُ رَحْمَتِهِ قُلْ حَسْبِيَ اللَّهُ عَلَيْهِ يَتَوَكَّلُ الْمُتَوَكِّلُونَ
"Andolsun, onlara: ""Gökleri ve yeri kim yarattı?"" diye soracak olsan, elbette ""Allah"" diyecekler. De ki: ""Gördünüz mü, haber verin; Allah'tan başka taptıklarınız, eğer Allah bana bir zarar dileyecek olsa, O'nun zararını kaldırabilirler mi? Ya da bana bir rahmet vermeyi istese, O'nun rahmetini tutup önleyebilecekler mi"" De ki: ""Allah, bana yeter. Tevekkül edecek olanlar, O'na tevekkül etsinler."[8]
Aslında günlük namazlarımızda defalarca okuduğumuz Fatiha süresi de bizlere Allah'a i'tisamı hatırlatmaktadır. Zira bizler “Ancak Sana kulluk eder, ancak Senden yardım dileriz”[9] diyerek Allah dışında güvenilecek ne bir malimiz, ne bir makamımız, ne de bir yardımcımızın olmadığını ifade eder ve bu ifadeyle aslında onun dışındakilere kul ve köle olmaktan kendimizi kurtarırız.
Kulların ve fânîlerin yardım ve desteğine değil, sadece O’nun yardımına, destek ve himâyesine güvendiğimizi/güvenmemiz gerektiğini ifade etmiş oluruz. İstediğimizi sadece ondan istemeyi, şikâyetimizi de sadece ona arz etmemiz gerektiğini tekrar tekrar zikreder perçinleriz. Onun hatırını her şeyden önce tuttuğumuzu, ona kul olmayı her şeye tercih ettiğimizi, onun katında makbul olmayı öncelediğimizi ifade eder, masivayı terk edip sadece ona bel bağladığımızı, sadece ona i'tisam ettiğimizi yâd ederiz.
Ne var ki zaten yüce Rabb'imiz "...haydin namazı kılın, zekâtı verin ve Allah'a i'tisam edin sımsıkı tutunun ki mevlânız odur, o ne güzel mevlâ, o güzel yardımcı!"[10] buyurarak bir kul için mevlâsına i'tisam etmekten daha doğal bir şeyin olamayacağını ifade eder. Zira tüm canlılar başı dara düştüğünde sahibine sığınırlar insanın ve tüm canlıların yegâne sahibi olan elbette ki Allah’tır o halde insanın tek sığınağı da biricik mevlâsı ve sahibi Allah olmalıdır ve insan ona sığınmalıdır. Şüphesiz Allah'a sığınanın mükâfatı rabbimizin ifadesiyle: "...Kim Allah'a sımsıkı tutunursa, artık elbette o, dosdoğru olan bir yola iletilmiştir."[11] sıratı mustekiymdir.
Mevlâm kendisine hakkıyla i’tisam eden ve sıratı mutekıym ile salaha erenlerden eylesin…
[1] Ankebut, 57.
[2] Lisanul-Arap, 12, 403.
[3] Rûhu’l-beyân Tefsîri, 6, 65.
[4] Enam, 59.
[5] Şuârâ, 61-62.
[6] Enbiyâ, 87
[7] Yûnus, 107.
[8] Zümer, 38.
[9] Fâtiha, 5.
[10] Hac, 78.
[11] Âli imrân, 101.