KALP KATILIĞI
Şüphesiz ki kulun Allah’a yakınlaşmasında veya uzaklaşmasında en büyük etken kalptir. Çünkü Allah, insanın ne malına bakar (kıymet verir) nede bedenine, Allah insanın kalbine ve amellerine bakarak ona değer verir.[1] Hz. Peygamber (sas) Nu’man b. Beşir’in rivayetine
göre bu gerçeği en güzel şekilde şöyle ifade eder: “Dikkat edin! Vücutta bir et parçası vardır ki, o iyi/doğru/düzgün olursa bütün vücut iyi/doğru/düzgün olur; o bozulursa bütün vücut bozulur. Dikkat edin! O et parçası, kalptir.”[2]
“ألا وإن في الجسد مضغة إذا صلحت صلح الجسد كله وإذا فسدت فسد الجسد كله ألا وهى القلب”
İnsan olarak hepimiz fiziki sağlığımıza azami derecede özen gösterir ve en ufak bir rahatsızlıkta hemen tedavi olabilmenin gayreti içerisine gireriz; oysaki bedenimizin hastalanması gibi iç dünyamızın kalbimizin/maneviyatımızın da hastalanabileceğini çok zaman göz ardı eder önemsemeyiz. Aslında biraz düşünüp tefekkür etme zahmetinde bulunsak manevi hastalıklarımızın daha çok önemsenmesi gerektiğini hemen anlarız; zira el, ayak, göz, kulak gibi uzuvlarımızın hastalığı bize en fazla görmeme, işitmeme vs. rahatsızlıkları meydana getirir; oysaki kalbimizin/maneviyatımızın selim olmaması demek ebedi hayatımızı etkilemesi hasebiyle daha tehlikeli daha Zararlı demektir. Nitekim bu manada yüce rabbimiz: “Peki, yeryüzünde gezip dolaşmıyorlar mı ki, orada olup biteni kalpleri kavrasın ve kulakları işitsin? Ne var ki, onlarda kör olan gözler değil; kör olan, göğüslerdeki kalplerdir!” [3]
أَفَلَمْ يَسِيرُوا فِي الْأَرْضِ فَتَكُونَ لَهُمْ قُلُوبٌ يَعْقِلُونَ بِهَا أَوْ آذَانٌ يَسْمَعُونَ بِهَا فَإِنَّهَا لَا تَعْمَى الْأَبْصَارُ وَلَكِن تَعْمَى الْقُلُوبُ الَّتِي فِي الصُّدُور
Rabbimizin ifadesiyle demek ki insanın kalbi manevi feyizleri, ilahi lütufları, Allahın varlığı ve birliğini gösteren afakî ayetleri görmüyor/hissetmiyorsa bakar kör veya yaşayan ölü konumunda oluyor demektir. İşte 20. Asrın teknoloji çağının insanları olarak ne yazık ki hepimiz materyalist düşünceden etkileniyor ve hep olayların madde boyutunu önemsiyor/önceliyor, manevi yönüne ise çok kafa yormuyoruz.
Ne var ki kalp hastalığının, kalp katılığının önemsenmemesi bizleri ne denli çirkin duruma getireceği Kur’an’da çok açık bir şekilde ifade edilmiş ve şiddetle kaçınılması istenmiştir. Bu mana da şu ayetleri düşünmemiz olayın ehemmiyeti açısından son derece yerinde olacaktır.
“Ama, bütün bunlardan sonra kalpleriniz katılaştı; taş gibi hatta taştan daha da sert oldu; Çünkü, unutmayın, öyle taşlar var ki içinden ırmaklar fışkırır; ve öylesi de var ki, yarıldığında içinden su çıkar; bazısı da Allah korkusuyla (yerinden kopup) aşağı yuvarlanır. Allah, yaptıklarınızdan gafil değildir!”[4]
“İman edenlerin Allah'ı anma ve O'ndan inen Kur'an sebebiyle kalplerinin ürpermesi zamanı daha gelmedi mi? Onlar daha önce kendilerine kitap verilenler gibi olmasınlar. Onların üzerinden uzun zaman geçti de kalpleri katılaştı. Onlardan birçoğu yoldan çıkmış kimselerdir.”[5]
“Allah kimin gönlünü İslâm'a açmışsa o, Rabbinden bir nûr üzerinde değil midir? Allah'ı anmak hususunda kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun! İşte bunlar apaçık bir sapıklık içindedirler.”[6]
“Kalpleri katılaşmış olanlara yazıklar olsun” rabbimizin bu ifadesi aslında ne kadar önemlidir; zira kalbi Allah’a karşı onun zikrine ve emirlerine karşı katılaşan bir kalp ne kadar hazin bir durumdadır. Asıl amacı rahmanı konuk etmek olan kalp mecrasından çıktığı zaman taştan katı bir hal almaktadır. Kalp Latif olan yüce Mevla’nın letafetinden nasibini alamayınca onca hazlardan lezzetlerden mahrum olmaya başlar ve hayat çekilmez bir hal alır nitekim günümüz insanının “ölmedik sürünüyoruz” demesi de onun ne kadar yaradılışından uzak kaldığını, ilahi lütuflardan ne kadar mahrum olduğunu en güzel şekilde göstermektedir. Zaten yüce rabbimiz bu sıkıntıya düşmeyelim diye bizleri uyararak: “Kim de beni anmaktan yüz çevirirse şüphesiz onun sıkıntılı bir hayatı olacaktır…”[7] Buyurmaktadır.
Kalplerimizi maneviyattan mahrum eden katılaştıran şeyler nelerdir diye düşünecek olursak hiç şüphesiz bunların başında dünya sevgisi gelmektedir; zira “dünya sevgisi tüm hataların başıdır.”[8] Dünyayı seven kişi dünyanın geçici ve aldatıcı süsünden başka bir şey görmez.
Dünya sevgisiyle dolan kalp onu elde edebilmek için her şeyi mubah görmeye başlar ve günah kirleriyle kirlenen kalp Allah’ın mirât’ı (aynası) olma özelliğini kaybeder ve karanlıktan başka bir şey görmez ve hem dünyasını hem ahretini karanlıklara mahkûm eder. İşlenen günahların kalbi katılaştırıp kör ettiğini Hz. Peygamber (SAV) şöyle ifade eder: “Kul bir günah işlediğinde, kalbinde siyah bir nokta belirir. Eğer o günahından tövbe edip uzaklaşırsa kalbi arınır. Tövbe etmeyip günah işlemeye devam ederse, o siyah nokta artar ve nihayet kalbin her tarafını kaplayan bir perde olur ki şu ayetteki “hayır bilakis onların yaptıkları kalplerini örten bir perde oldu” perdeden maksatta budur.”[9]
Dünyanın şatafatı, cazibesi ve süslü yüzünün altındaki çirkinlikleri insan ancak selim, günahlardan arınmış bir kalple baktığı zaman anlayabilir. Tabiî ki böyle bir kalbe sahip olmakta o kadar kolay almasa gerektir bunun içindir ki Kur’an’ın birçok yerinde yüce rabbimiz temizlenen nefse yemin etmektedir. Nefislerin temizlenmesi demek kalbin günahlardan temizlenmesi demektir. Bunun içindir ki nice evliyalar tüm bir ömürlerini nefis tezkiyesine, kalbi günahlardan temizlemeye ayırmışlardır. Mevla’m farkına varıp gayret etmeyi ve zahirimizden ziyade batınımıza önem vermeyi nasip etsin.
[1] Müslim, “Birr”,33.
[2] Buhârî, İman, 39.
[3] Hac, 46.
[4] Bakara, 74.
[5] Hadid, 16.
[6] Zümer, 22.
[7] Taha, 124.
[8] Beyhakî, Şuabu'l-Îman, 5150.
[9] İbni Mace, Zühd, 29.