Son zamanlarda ibretle tarihin tekerrürüne tanık oluyoruz, onca peygamberlerin gönderildiği topraklarda hz. Âdem den itibaren tevhid-şirk, adalet-zülüm, hak- batıl mücadelelerinin verildiği bu topraklar, firavundan, nemruttan, belamdan, karundan ibret almayan diktatörlerin ve dikta rejimlerinin birer birer yıkıldığına şahit oluyoruz.
“Zulüm ile âbâd olanın âkıbeti berbat olur.” Sözünün ne kadar hikmetli ve yerinde bir söz olduğunu temaşa ediyoruz.
Şahit olduğumuz bu gelişmelerin devam ettiği şu günlerde sözlüklerimizde hayli yer kaplayan zülüm kavramını bir daha gözden geçirmemizin yerinde olacağını ve olayları anlamamızda yardımcı olacağını düşünüyorum.
“zulüm” sözcüğünün masdarı “zulmet” nurun (ışığın) karşıtı ya da olmama durumunu ifade eder. Yani zulmet karanlık demektir. Zulmün bu manası hadiste de şu şekilde dillendirilmiştir:
“zülüm hem kalpte hem de kıyamet gününde zulümattır. ( karanlıktır)”
“Zulüm”, kavram olarak, karanlık, haksızlık, hakkı yerine koymama, baskı, şiddet, hak yeme, eziyet ve işkence demektir. Zulm’ün halk arasındaki en yaygın manası, haksızlık, baskı, işkence ve gaddarlıktır. Zulüm, bu anlamları kapsamakla beraber, Kuran’da ve İslâm literatürün de daha geniş anlamlara gelmektedir.
Zulüm denilince çoğumuzun aklına sadece haksızlık, eziyet, işkence ve benzeri fizikî yaptırımlar gelir. Dinimizde ve dilimizde bu kelimenin esas anlamı: “Bir şeyi (veya bir hakkı) kendi yerinden başka bir yere koymaktır.” Yani, hak edenin hakkını vermemek, haksıza hak etmediği bir şeyi vermektir.
Allah’ın koyduğu sınırı, haddi tecavüz etmek, tayin ettiği sınırın dışına taşmak zulümdür. Zulüm, hakkı terk etmek demektir. Bir şeyi, meşrû olan yerinden başka bir yere koymaktır. Zulüm, haktan sapma ve haddi aşma esasına dayanır.
Yolun üzerinde dosdoğru gitmemek de zulümdür. İslamî ıstılahta; bir eşyayı veya olayı, şer’î hükmünden başka bir şekilde değerlendirmeye zulüm denir.
Zulüm, başkasının mülkünde, onun izni olmaksızın tasarruf etmektir. Zulüm, yerli yerine koymamak, sapkınlıkta bulunmak, akıntısındaki hakkı saptırmak anlamlarına da gelir. Zulmün dayandığı temel, “nur” dan yoksun olmaktır. Aslında zulüm sözlükte, bir şeyi ait olduğu yerin dışında bir yere koymaktır. Yukarıda geçen anlamların hepsinde de bu tanımın işaretlerini görmek mümkündür.
Zulüm ifade edilen anlamların tamamıyla kuranda yerilmiş, yasaklanmış ve lanetlenmiştir. Zulmün hem bu dünyada hem de ahirette karşılığını mutlaka bulacağını ifade etmiştir.
Geçmiş kavimlerden nicelerini işledikleri zulüm ve uğradıkları hazin sonlarını birer ibret vesikası olarak gözlerimizin önüne sermiştir.
“Andolsun ki sizden önce, peygamberleri kendilerine mûcizeler getirdiği halde (yalanlayıp) zulmettiklerinden dolayı nice milletleri helâk ettik; zaten onlar iman edecek değillerdi. İşte biz suçlu kavimleri böyle cezalandırırız.” (Yunus, 13)
“İşte Âd kavmi! Onlar, Allah’ın âyetlerini bilerek inkâr ettiler. Peygamberlerine isyan ettiler. Böylece başları (liderleri) olan her zorbanın emrine uyup gittiler. Onlar bu dünyada da, kıyamet gününde de lânet cezasına tâbi tutuldular.” (11/Hûd, 59-60).
Bir hadis-i kutsîde şöyle buyrulur: Rasulullah (s.a.s.), Allah Teâlâ’dan rivayet ederek şöyle buyurdu: “Allah buyurdu ki: ‘Ben zulmü kendime haram ettim; Onu, sizin aranızda da haram kıldım. Öyleyse sakın birbirinize zulmetmeyin!” (Müslim, Birr, 15, hds. no: 2577, 4/1994)
Zulüm deyince elbette ki bu terimin iki tarafı vardır 1- zulüm eyleminin öznesi olan bu işi yapan kişi 2- zulüm eyleminin nesnesi olan kişi ki buna da mazlum zulme uğrayan deriz.
Şunu yakinen bilmemiz gerekir ki mazlumun ahı asla yerde kalmayacaktır. Nitekim hadiste efendimiz (sav) “Mazlumun (bed)duasından sakın. Çünkü mazlumun duası ile Allah arasında (kabule mâni olan) hiçbir perde/engel yoktur.” (Buhâri, Mezâlim 9, Müslim, İman 7,)
“Üç kimsenin duası red olunmaz: Orucunu açarken oruçlunun duası, adâletli yöneticinin, bir de mazlumun duası. Allah (c.c.) mazlumun duasını göklerin üstüne yükseltir ve dua için gökyüzü kapıları açtırılır. Allah Teâlâ da: ‘İzzetime andolsun ki, bir süre sonra da olsa sana yardım edeceğim’ buyurur.” (Tirmizî, Deavât 129,)
Zalimin cezasız kalmasını bırakın zalime meyledenler bile kuranda açık bir ifadeyle lanetlenmiştir.
“Zulmedenlere meyletmeyin. Aksi halde size ateş dokunur (cehennemde yanarsınız). Sizin Allah’tan başka dostlarınız yoktur. Sonra da size yardım edilmez.” (11/Hûd, 113)
Zalimlerin bu cezalarının gecikmeyeceği de ifade edilmiştir.
“Ancak iman edip sâlih ameller işleyenler, Allah’ı çok zikredenler ve zulme uğradıklarında kendilerini savunanlar başkadır. Zâlimler, hangi inkılâpla devrileceklerini yakında bileceklerdir.” (26/Şuarâ, 227)
Resulullah (sav) “Allah, zâlime muhakkak ki, mühlet verir de onu yakalayacağı zaman, göz açtırmadan aniden yakalar.” Bu ifadeden sonra, Rasulullah şu âyeti okudu: “Onlar zulüm işlemekte iken ülkeleri (veya kuşakları) yakaladığı zaman Rabbinin yakalayıvermesi işte böyledir. Gerçekten onu yakalaması pek acıklı, pek şiddetlidir.” (11/Hûd, 102) (Buhâri, Tefsir 161, Müslim, Birr 61, 62)
Zulmün nesnesi olanlara gelince yani mazlumlar onların yapılan bu zulümlere hayatları pahasına rıza göstermemeleri de açıkça ifade edilmiştir. Bu konuda aslında hz. ali efendimizin şu sözü gayet açıklayıcıdır.
“Zulmün iki temel unsuru vardır. Birisi zâlim, diğeri de mazlum. Zâlim zulmettiği için, mazlum da zulme rızâ gösterdiği için hesaba çekilir.”
Zalime rıza göstermeyi bırakın ona sessiz kalmak bile işlenen o suça ortak olmak demektir ki efendimiz (sav) bunu net bir şekilde şöyle ifade eder.
“İnsanlar, bir zâlimi görür, ona engel olmazlarsa, bundan dolayı hemen hepsi cezalanır.” (Tirmizî; 8/423)
Zulüm hakkındaki tüm bu verilerden sonra ortadoğudaki şu son gelişmeleri şu başlıklarda anlamamız daha doğru olacağı kanaatindeyim.
1- bu ayaklanmalar kimler tarafından organize edilirse edilsin aslında ve neticede zalimin zulmünün cezasız kalmayacağının açık bir göstergesidir.
2- geçmişten ders almayanların yaşadıkları topraklarda tarihin tekerrürünün göstergesidir.
3- iktidarını halkına zulüm etmek üzere kuran zalimlere son bir ilahi ikazdır.