Güneş tam tepesine inerken çölün o akıl almaz sıcağında, “istemem” diyordu, “devlet malı olmasın, istemem”
. Kefen bezi bile bulunamamıştı ömrünün son günlerini yaşarken Rebeze’de. “Bir kafile gelecek çölün içinden, onlar gelmeden ölmem” diyordu. Büyük bir toz bulutu görünürken ufukta, güçlü bir şahadet dökülüyordu dudaklarından…
Ebû-Zerr, daha İslam inmeden Allah’a iman etmiş sahabe… Ebû-Zerr, daha emir gelmeden namaz kılmış sahabe… “Hangi yöne dönüyordun?” dendiğinde, “Allah’ın beni çevirdiği yöne” cevabını vermiştir. Mekke’de bir Peygamber olduğunu, Allah’ın ayetlerini okuduğunu, iyiliğe ve doğruluğa çağırdığını duyunca hemen koşup Müslüman oldu. İslam’ın en zor zamanlarında küfre ve zorbalığa karşı ‘La İlahe İllallah’ nidasıyla haykıran öncü Müslümanlardan biridir O. Bütün eziyetlere, açlığa, sefalete rağmen yılmadan, bıkmadan, usanmadan Allah yolunda savaşan bir İslam eridir O. Savunduğu doğruları hiç çekinmeden söyleyen, doğruluk ve samimiyeti hayatının en büyük düsturu edinmiş bir sahabedir O. “Yeryüzünde Ebû Zerr’den daha doğru sözlü birisi yoktur” hadisine mazhar olmuş bir kutlu sahabedir O.
Resulullah’ın vefatına kadar yanında kalmış olmasına rağmen, bu konuda çok titiz davrandığı için fazla hadis rivayet etmemiştir. Resulullah Tebük seferine çıkacağı sırada, Ebû Zerr, atı yürümediği için onlardan geri kalmış, daha sonra malzemesini de sırtına alarak onlara yetişmiştir. Rasûl-i Ekrem bunu haber alınca “Allah Ebû-Zerr’e rahmeti ile muamele buyursun! O, yalnız yaşayacak, yalnız ölecek ve yalnız başına diriltilecek” buyurmuşlardır.
“Kıyamet gününde yeri bana en yakın olanınız, dünyadan, benim bıraktığım gibi çıkanınızdır.” Ebû-Zer bu hadîsi naklettikten sonra şöyle demiştir: “Vallahi benden başka hepiniz, bu dünyaya bir tarafından bulaştınız!” Peygamberimiz onun zühdünü (dünya nimetlerinden uzak yaşamasını) Hz. İsa’nın zühdüne benzetmişlerdir. Aslında Ebû Zerr’in en önemli özelliği dünyaya, mala, mülke hırsının hiç olmamasıydı. O, insanların eşitliğine, kimsenin kimseden üstün olmadığına inancını her yerde korkmadan söylemesini bilmiştir.
Resulullah’ın vefatından sonra Hz. Osman’ın halifeliğine kadar yalnız ama destekleyici bir hayat sürmüş, Hz. Osman zamanında çıkan Fitne ve karışıklıklarda daima muhalif bir tavır takınmış ve Hz. Osman’a uyarılarda bulunmaya devam etmiştir. Bu zamanda devlet sınırları büyümüş, gelirler artmış, yönetimde ve gelir paylaşımında bazı adaletsizlikler göze çarpmaya başlamıştır. Hz. Osman’dan önce tam bir devlet sistematiğinin olmaması sahabeyi bir takım zorluklarla karşı karşıya bırakmıştır. Devlet yönetiminde özellikle Muaviye tarafından yapılan haksızlıklar, israflar, kendi akrabalarını diğerlerinden üstün tutma çabaları Ebû Zerr’i rahatsız etmiş ve O bu rahatsızlığını bulunduğu tüm ortamlarda dile getirmekten çekinmemiştir. Muaviye’nin yaptırdığı sarayı taşlarken de, Hz. Osman’ın vali atamalarında takındığı kayırmacı tavrı eleştirirken de daima “Yeryüzünde Ebû Zerr’den daha doğru sözlü birisi yoktur” hadisine uygun davranışlar sergilemiştir.
Eleştirilerin dozunun alabildiğine arttığını fark eden Muaviye, durumu Hz. Osman’a bildirdi ve Ebû Zerr, Medine’ye çağrıldı. Medine’de Halifenin yanında bu eleştirilerini sürdüremeyeceğini düşünen Muaviye, O’nun buradan da sürüleceğini biliyordu ve nitekim Medine’den de hayatının son günlerini geçireceği Rebeze bölgesine sürüldü.
Hayatını hakka ve eşitliğe adayan, “Ya Huda, Ya Hurma” ikilemini Müslümanlara dayatmaya çalışan yöneticilere daima karşı çıkan, “ekmek olmadan din de olmaz” teorisini benimseyen, “Yiyecek ekmeği olmadığı halde kınından sıyrılmış bir kılıç gibi isyan etmeyen insanın aklına şaşarım” diyen bir sahabeydi O… Rabbim bizleri de hayata bu pencereden bakabilen kullarından eylesin inşallah…