Pzt05212012

Last update10:38:49 AM

Back Buradasınız: Anasayfa Makaleler Abdulcabbar Adıgüzel Kur'anın İlme Bakışı

Makaleler

Kur'anın İlme Bakışı

Kullanıcı Değerlemesi:  / 4
Kötüİyi 
Kur'anın ilme bakışı

Sözlükte “bilmek” anlamına gelen ilim genellikle “bilgi” ve “bilim” karşılığında kullanılır.

Klasik sözlüklerde “bir şeyi gerçek yönüyle kavramak, gerçekle örtüşen kesin inanç/itikad, bir nesnenin şeklinin zihinde oluşması, nesneyi olduğu gibi bilmek, nesnedeki gizliliğin ortadan kalkması, tümel ve tikellerin kavranmasını sağlayan bir sıfat” gibi değişik şekillerde tarif edilmiştir. Söz konusu kavram, “bilgisizliğin/cehaletin karşıtı” biçiminde de tanımlanır (Kutluer, “İlim” md., DİA, XXII, 109; İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XII, 416).

İbn Haldun’un deyimiyle: “İnsanı diğer canlılardan ayıran özellik ilim sahibi olmasıdır” ( İbn Haldûn, Mukaddime, s. 281). Bu minvalden hareketle İslam Dini, müntesiplerinin uhrevî ve dünyevî donanıma/malumata sahip olmaları için gerekli tavsiyeleri yapmıştır. Hemen belirtelim ki, gerek inen ayetlere ve gerekse hadislere bakıldığında okuma ve yazmaya büyük bir teşvik dikkat çekmektedir. Hatta Arap yazısının gelişmesi hususunda da İslamî öğretilerin büyük katkısı söz konusudur. Bu meyanda Kur’ân, Arap dilinde kaleme alınmış ilk kitap (Hamidullah, Kur’ân-ı Kerim Tarihi, s. 52)olması yönüyle büyük ehemmiyet taşımaktadır. Söz konusu ilâhî buyrukların yanı sıra Hz. Peygamber’in (a.s.) erkekler için Abdullah b. Said b. El-As’ı ve Ubâde b. Sâmit’i, kadınlar için de Hafsa’yı yazı öğretmek üzere bizzat tayin etmesi; Muaviye’den rakş/anlaşılması güç olan harfleri harekelemesini istemesi; Hz. Peygamber’e (a.s.) gelen ayetleri yazdırmak için vahiy kâtipliği kurumunun oluşması; siyasî yazışmalarda görev alan kâtipler; Medine’ye hicretten sonra okul konumunda olan Suffe; Bedir’de esir alınan müşriklere Müslümanlardan on kişiye okuma-yazma öğretmesi karşılığında serbest bırakılacakları vaadi gibi örnekler bu konuda gösterilen hassasiyetin somut birer belgesidir. Bütün bunların okuma ve yazmaya kutsal bir fonksiyon kazandırarak eğitim-kültür seviyesinin gelişimine katkı sağladığı gayet açıktır.

Kur’an-ı Kerim’de ilim kelimesi türevleriyle birlikte 750 defa zikredilir. Ayrıca mana bakımından “okumak, düşünmek, ibret almak, akıl, fikir, nazar, hikmet, ayet, zikr” gibi kelimeler de dikkate alındığında Kur’an-ı Kerim’deki her dört ayetten birinin ilimle ilgili olduğunu söylemek mümkündür (Karaman, Dini Kavramlar Sözlüğü, s. 310). Bilindiği üzere vahiy, ilk olarak “Oku!” anlamına gelen “ikra’” emriyle ifadesini bulmuştur (Alak, 96/1. Ayrıca bkz. Zümer, 39/9; Tûr, 52/2; Kalem, 68/1). Burada dikkatimizi çeken/çekmesi gereken husus; bu emrin Arapça kökeninden türeyen “Kur’an” kelimesinin ilerleyen süreçte İslam terminolojisinde ilahi vahyin genel anlamını kapsamasıdır.

Kur’an kelimesi, mana itibariyle bünyesinde “katmak, toplamak, birleştirmek, meydana gelmek, olgunlaşmak” gibi anlamları barındırsa da dikkati calip olan kısmı “okumak” anlamına gelen yönüdür. Söz konusu kelimenin bir başka açıdan “tebliğ etmek, davet etmek, okuntu”(Bkz. İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, I, 128.) gibi anlamları ihtiva ettiği de hesaba katılırsa “okuma” eylemi ile bağlantısı olduğu düşünülebilir. Bu açıdan bakıldığında Yüce Kitabımızın adının yorum itibariyle ‘okuyup davet etme’ şeklinde kâl’in hâl’e, bir diğer ifadeyle sözün eyleme, teorinin pratiğe dönüşmesi anlamı taşıdığı söylenebilir. Bununla birlikte ayetin devamıyla beraber “yaratan Rabbinin adıyla oku” şeklinde gelmesi okumanın mahiyetini, niteliğini, rotasını göstermektedir. Bu da gösteriyor ki, bütün okumaların, araştırmaların, bilgi ve teoremlerin perde arkasında Allah inancı yatmaktadır/yatmalıdır.

Bütün bu saydıklarımızın yanı sıra ilim kavramı dinî terminolojide daha ziyade “ilâhî bilgi” yahut “vahiy” anlamında kullanılmaktadır. Buna göre ilim sahipleri yahut kendilerine ilim verilenler, ilahi bilgiye muhatap olan ve bu bilginin doğruluğuna inananlardır. Bu anlamda Kur’an’ın Allah’tan gelen bir bilgi olması yanında ortadan kaldırmayı hedeflediği zihniyeti de câhiliyye olarak nitelemekle hem zihnî hem de ahlâkî gelişmişliğe vurgu yapmaktadır.

Kur’an’da ilim sahibi olarak vasıflanan kişilerin öne çıkan özelliği Allah’a ve O’ndan gelen her şeye karşı gösterdikleri teslimiyettir. “Kendilerine ilim verilenlere Kur’an okununca derhal yüzüstü secdeye kapanırlar.”( İsrâ, 17/107). “İlimde ilerlemiş olanlar derler ki: “Kur’an’a inandık, hepsi Rabbimiz katındandır.” (Âl-i İmrân, 3/7). “Kendilerine ilim verilenler derler ki: Allah’ın vahyettiğini doğru kabul etmekte geciktiniz.” (Rûm, 30/56). “Melekler ve ilim sahipleri O’ndan başka ilah olmadığına şahitlik ederler.” (Âl-i İmrân, 3/18) vb. ayetler örnek olarak gösterilebilir. Hatta Kur’an’da meleklerin gelip İbrahim’e (a.s.) alim bir oğul müjdelediğinden bahseder (Hicr, 15/53). Bu da gösteriyor ki, Kur’an’ın âlim addettiği, iman ve teslimiyet hususunda zirve noktada bulunan örnek şahsiyetler, peygamberlerdir. Peygamberlerin karşısında yer alan kişiler de bu durumda cahil ve zalim olan kimselerdir. Bakıldığında âlim konumunda Hz. Musa (a.s.), zalim ve cahil konumunda Firavun yer almaktadır. Bunun gibi Hz. İbrahim’in (a.s.) karşısında Nemrut, Hz. Muhammed’in (a.s.) karşısında Ebu Cehil ve diğer müşrikler, Hz. Hud’un (a.s.) karşısında Âd kavmi, Hz. Salih’in (a.s.) karşısında Semud kavmi yer almaktadır. Bunlar gibi Kur’an’da anlatılan kıssalarda peygamberler ve diğer övülen kimseler âlimliği/ilmi temsil ederken onların mücadele ettiği kişiler de asıl itibariyle zalimliği ve cahilliği sembolize etmektedir. Birinci grupta yer alanların söz, eylem ve duruşları âlimâne tavır olarak tanıtılırken; diğer grupta yer alanlarınki de zâlimâne ve câhilâne olarak tanıtılmaktadır.

“Her şey zıddıyla bilinir” kaidesine uygun olarak, ilmin karşısında yer alan kelimelerden biri olan Câhiliyye’den bahsetmek gerekirse söz konusu kelime lügatte; bilgisizlik, hamakat, ilmin noksan olması, bir konuda doğru olanın tersine inanma ve yapılması gerekenin tersini yapma gibi manalara gelir (İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XI, 129; Fayda, “Câhiliye”, DİA, VII, 18). Râgıb el-İsfehânî cehalet kavramına; nefsin bilgiden/ilimden boş/arınmış olması, gerçeğin dışında bir şeye inanma, bir konuda yapılması gerekenin veya hakkın tersini yapma şeklinde üç anlam vermektedir (Râgıb el-İsfehânî, Müfredâtu Elfâzi’l-Kur’ân, I, 200). Aslında Câhiliyye, temelde bir düşünme biçimi, bir sistem, bir yaşantı şeklidir. Bu sebeple İslam, esas olarak cahiliyyeyi geçmişte kalan bir durum olarak görmemiş, aksine her fırsatta tekrar ortaya çıkabileceğini düşünmüş ve uyarılarda bulunmuştur (Fayda, “Câhiliye”,VII, 18).
Kur’ân-ı Kerim’de câhiliyye kelimesi, orijinal şekliyle toplam 4 yerde geçer (Âl-i İmrân, 3/154; Mâide, 5/50; Ahzâb, 33/33; Fetih, 48/26).

Câhiliyye kelimesinin türevleri ise toplam 24 ayrı yerde zikredilir. Kur’an’ın cahil kimseleri tasvirine bakıldığı zaman genel itibariyle cahillerin puta tapan, şirke davet eden, Allah hakkında yanlış zanda bulunan, ırkçılık yapan, zina eden, tuzak kuran, kıskançlık yapan vs. kimseler olduğu görülecektir (Bkz. Âl-i İmrân, 3/154; Nisâ, 4/17; En’âm, 6/35, 54, 111; A’râf, 7/199; Hûd, 11/46, 138; Yûsuf, 12/33, 89; Nahl, 16/119; Furkân, 25/63; Kasas, 28/55; Ahzâb, 33/33, 72; Zümer, 39/64; Ahkaf, 46/23; Hucurât, 49/6). Bütün bu manalar da gösteriyor ki, esasen cehalet; Allah’ı bilmemek, tanımamak, O’na gereği gibi ibadet etmemektir. Yani insanın görünen eşya ve olayların arkasındaki ilahî iradeyi anlayamamasıdır. Yoksa bilindik anlamda okuma-yazma bilmemek Kur’an’ın kastettiği, vurguladığı anlam biçimi değildir. Zira Hz. Peygamber’e yergi içerikli sözler yazan şairler vardı. Bunların hepsi de belagat noktasında oldukça ileri noktadaydılar. Hatta toplumda sözü geçerli olan, devleti ve orduyu yönetecek nitelikte olan Amr’ın adı hala Ebu Cehil’dir. Çünkü İslam literatüründe onun bildikleri, kabiliyetleri ve eylemleri esas bilinmesi gerekeni bilemediğinden ve yapılması gerekeni yapmadığından dolayı ilimden öte cehalettir. Bu sebeple onun adı Cahillerin Babası olarak anılmaktadır. Demek ki, İslam’ın ilimden kastettiği dünyevî açıdan çok şey bilmek, bir diğer ifadeyle profesör olmak değildir. Öyle olsaydı Cenâb-ı Hakk’ın “Allah’tan ancak âlim kulları korkar” (Fâtır, 35/28) ayetinin bugün delalet ettiği şeyin: Allah’tan en çok profesörler korkar şeklinde olması gerekirdi. Hâlbuki Kur’an, dünya hayatının sadece zahirî bilgilerine sahip olanlar için şöyle buyurmaktadır: “Onlar, dünya hayatının görünen kısmını bilirler. Onlar, âhiretten habersizdirler.” ( Rûm, 30/7). Cahilin zıddı olan âlim kimseleri de: “İnandık; hepsi Rabbimiz tarafındandır” (Âl-i İmrân, 3/7) diyerek teslimiyetini gösteren kişiler olarak tanıtmaktadır.

Bu muvaceheden bakıldığında Kur’an’da ilim veya âlim kelimesinin zıddı olarak görülen bir diğer kelime de zulüm’dür. Zulüm; hakkı yerli yerine koymamak, yer ve zaman, nitelik ve nicelik olarak yanlışlık yapmak ve sapkınlığa düşmek, az veya çok tecavüzde bulunmak demektir (İbn Manzûr, Lisânu’l-Arab, XII, 373). Bu anlamda zulmün karşıtı adalettir. Ancak konuyla ilgili ayetlere bağlamı dikkate alınarak bakıldığında Kur’an’da 459 defa geçen zulm ve zalim kelimelerinin türevleri, genel itibariyle “kendine yazık eden” anlamını ifade edecek şekilde kullanılmıştır. Sanıldığının aksine çok az bir kısmı kelimenin meşhur anlamı olan işkence etmek, adaletsizlik ve haksızlık manasını ifade etmektedir (Bkz. İsrâ, 17/33; Nisâ, 4/10, 30; Şûrâ, 42/40). Çünkü İslam nazarında iman eden kişi Allah’ı bulduğu, tanıdığı ve kalbinde imana yer açtığı için yani Allah’ı Rab olarak kabul ettiği için âlimdir. Bununla beraber Allah’ı kabul etmeyen, inkâr eden, O’na imana da hiçbir şekilde yanaşmayan ve günah batağında devam eden kişiler âhirette görecekleri ceza sebebiyle kendilerine yazık ettikleri için zalimdirler (el-İsfehânî, Müfredât, II, 52). Bu açıdan söz konusu kelime meallerde de genel itibariyle orijinali değiştirilmeden ekseriyetle kendine zulmetmek, imana zulüm karıştırmak, şirk, küfür, nifak, günah, arzu ve hevâya uymak vb. ilâhî iradeye ters düşen her türlü inanç, söz, fiil ve davranışlar anlamında kullanılmıştır (Bakara, 2/35, 57, 145, 231; Âl-i İmrân, 3/117; Mâide, 5/38, 39; En’âm, 6/82; A’râf, 7/9, 23, 103, 160; Hûd, 11/101; Yûsuf, 12/75; İsrâ, 17/59; Enbiyâ, 21/87; Kasas, 28/16; Lokmân, 31/13; Secde, 32/22; Fâtır, 35/32; Zümer, 39/32; Zuhruf, 43/76; Saff, 61/7; Cum’a, 62/ 5; Talâk, 65/1 vd.). Bütün bu anlamlar da netice olarak kendine yazık edenler olarak formüle edilebilir.

Sonuç olarak Kur’ân-ı Kerim’de ilim, en sık kullanılan anlamıyla, ilâhî vahiyden kaynaklanan, yani bizzat Allah’ın verdiği bilgidir. İlim, Allah’tan olduğuna göre, İslam’ın tamamı ilimdir. Âlim de gerçek anlamıyla Müslümandır. Yunus Emre’nin: “İlim, ilim bilmektir / İlim kendin bilmektir.” şeklindeki ilim tarifi bu noktada kayda değerdir. Onun için; ilmi, yani hakka, hakikate dayanan ilahî nur olan Allah’ın verdiği bilgiyi kabullenmeyen insana, profesör bile olsa câhil; böyle kişilerin oluşturduğu toplum düzenine de câhiliyye denir. Cahil olan kimseler ruhlarını ilâhî feyizle doldurmadıkları için hem bu dünyada hem de âhiret âleminde kendilerine yazık etmiş bulunmaktadırlar. Bu yönleriyle Kur’an, onları zâlim diye vasıflandırmıştır. Bu anlamda Kur’an’da yer alan âlim kelimesinin zıddı zâlim ve câhil kelimeleridir.

Makaleler

makaleler
Anadolu Çınarı Derneği Makaleler

 

Sorularınız

Soru ve cevaplarınız
Din ile ilgili sorularınız.

 

Tarihçemiz

tarihçemic
Anadolu Çınarı Derneği Tarihçemiz